30 Aralık 2008 Salı

And eternal sunshine...

Montauk train on track "B."

Random thoughts
for Valentine's Day.

Today is a holiday invented
by greeting card companies...

Last call...

to make people
feel like crap.

I ditched work today.

Took a train out to Montauk.

Montauk train boarding
on track "B."

I don't know why.

Aah!
I'm not an impulsive person.

I guess I just woke up
in a funk this morning.

I gotta get my car fixed.

Hi. Cindy?

It's Joel. Joel!

Listen, I don't
feel very well today.

No, food poisoning,
I think.

It's goddamn freezing on this beach.

Montauk in February.
Brilliant, Joel.

Page is ripped out.

Don't remember doing that.

It appears this is
my fixirst entry in two years.

Sand is overrated.

It's just tiny little rocks.

If only I could
meet someone new.

I guess my chances of that happening
are somewhat diminished,
seeing that I'm incapable
of making eye contact
with a woman I don't know.

Maybe I should
get back together with Naomi.

She was nice.
Nice is good.



And Joel,

Change your heart

look around you.

Durgun

Sen güzelsin.
Tüm bu manyaklığın arasında bile.

Sesin mi kısılmış?Susmak mı istemişsin?
Ya da,bana iğnelerini mi batıracaksın?

Bak söylüyorum şimdi;

gel ve batır.


Güneşin doğmasına çok var daha.

Körili tavuk

Körili tavuğu seviyorum.
Ama yaptıktan sonra elimin köri kokmasına dayanamıyorum.
Başımı ağrıtıyor deli gibi.
Yıkasam da gitmiyor.
Buram buram köri kok bütün gün.
Nası bir esansın var senin arkadaş.
Hayır kaşıkla da koyamıyorum çünkü
yaptığım yemeğe elim değmezse tadının olduğunu hissetmiyorum.
Evet yeni sorunum bu.

18 Aralık 2008 Perşembe

Orjinal olacağım anne.

Şöyle bir saçmalık var fotoğrafçılarda;çektikleri her fotoğrafın eşi benzeri olmadığını düşünüyorlar.Ve benzer fotoğrafları başka insanların çektiğini görüp taklitçi yaftasını yapıştırıveriyorlar.Şimdi öncelikle sanatta taklidin olmadığı hiçbir alan yoktur.Her amatör öğrenme aşamasında birilerini taklit eder,birilerinin daha önceden yapmış olduğu işlerden esinlenir.Görsel birikim ve görsel algı ancak öteki ne yapıyor diye bakıldığı zaman kendini geliştirir.
Fotoğrafın tarihsel sürecine göz gezdirildiğinde de bu rahatlıkla görülebilir.
Daguerre,Niepce var olmasaydı Daguerreotype'ı bulabilir miydi?Yahut Talbot,Daguerre'in raporlarını incelemeseydi negatif-pozitif yöntemini geliştirebilir miydi?
Kuşkusuz tarihin bu ilk fotoğrafçıları kendi yöntemlerini elde edene kadar kendilerinden öncekileri taklit ederek, malzemeye etkin bir şekilde hakim olmayı öğrendiler ve bu hakimiyet sonrasında yeni yöntemler geliştirdiler.Burada yapılan şey tekniği taklit etmektir ki zaten o yıllarda fotoğraf estetik kaygılar güdülerek üzerinde uzun uzun düşünülerek oluşturulan birşey değildi.
Tabi ki benim üzerinde durduğum şey teknikten ziyade içeriksel bir orjinalite ancak sanatın dilini güçlendiren şey klasik bir söylem olsa da tekniğidir.Bahsettiğim özgünlüğün oluşabilmesi için geçilmesi gereken yollar ve aşamalar var.Tabiki bakacağız deneyeceğiz gerekirse de taklit edeceğiz bir çok işi.Zamanla tekniğe ve fotoğrafik yaratıcılığa egemen oldukça gelişecek yaptığımız işlerde.Bunun yolu da denemekten ve yapılanı tekrar yaparak tekniği kavramaktan geçer.Tekniği kavrayan zaten fotoğrafın olanaklarını deneyimleri ve kendi düş gücüyle birleştirerek orjinalliği yakalayabilir.

Yani kimse öyle eline 2 gün fotoğraf makinesi alıp süper orjinal birşeylere imza atacağını düşünmesin.Biz amatörlerin daha çok fırın ekmek yemesi lazım.
"Ben yaptım olduculuk ile fotoğraf yaratılmaz".

Biraz daha tevazu lütfen.
Lütfen.

17 Aralık 2008 Çarşamba

This is NOT freedom.


Şehir hayatı adamı yer.

Aslında böyle girişler yapmak pek bana göre değil.Ama dün hissettiğim duygu tam olarak böyleydi.2 saat uyuyarak gittiğim okulumdan geri dönüşte bu duygu çevresinde dolanıp durdum.Bir yanıyla baktığımda ben kaşındım diyorum çünkü eve erken gitme şansım varken oyalanmayı tercih ettim ve saat 17:00 sularında yola çıkmak gibi bir gaflette bulundum.
Öğrenci akbilimi de evde unuttuğum için yol masrafım 2 kata çıkınca deniz otobüsü lüks oldu.Tıpış tıpış otobüsle gitmek durumunda kaldım.Herneyse,kadıköyden mecidiyeköye gidip oradan metrobüs ile eve gelmek gibi bir plan yaparak otobüs duraklarına doğru yürüdüm.Bir kuyruk var ki evlere şenlik gümbür gümbür.Sıranın sonuna geçip beklemeye başladım otobüsün kalkmasına 15 dakika falan vardı.Canım sıkıldı bi sigara yakıp oyalanayım dedim .Sigarayı yakmamla civarda ne kadar orta yaşlı ve yaşlı teyzeler amcalar varsa çık çık çık bu genç yaşta fısıltılarının uğultu şeklinde kulağıma gelmesi bir oldu tabi.Neyse önemsemedim ben bu durumu herhalde biliyorum bende sağlığa ne kadar zararlı olduğunu ama henüz bırakmaya hazır hissetmiyorum.Kınayanları da pek sallamıyorum bu yüzden.Herneyse beklemeye devam ederken arkamda bekleyen bir çocuk (acelesi var belli ki)soru yağmuruna tutmaya başladı beni bu şurdan geçiyormu burdan ,geçiyormu buranın burasından geçiyormu?Bildiklerimi söylüyorum bilmediklerime de valla bi sorun siz yinede başkasına ben tam bilmiyorum diyorum.Ama yok sorular bitmiyor.Bu buraya kaç dakkada gider?Bir de ben oradan şuraya geçicem sizce şurdan mı geçsem burdan mı geçsem?Yahu ne bileyim ben?Hareket amirliğine benzer bir yanım mı var?Yol haritasımıyım yahu ben?
Neyse tabi nezaketi elden bırakmadan büyük bir sabırla soruları yanıtladım.Bir yandan da saatime bakıyorum 17:20 oldu otobüs hala yok.Hay ben böyle işe diye içimden küfrediyorum haliyle.
Neyse 5 dakika sonra otobüs geldi allahtan yanımdaki çocukta sustu kuyrukta ilerlemeye başladım.Tam o sırada şöför gayet cool bi şekilde kapıyı açtı ceketini aldı,eğilerek kapadı bizde kuyruktaki zavallı insanlar mal gibi kalakaldık.Bir yandan birileri serzenişte böyle şey mi olur saat kaç oldu niye gitmiyorsun bilader diye.Bu tip şeyleri artık kanıksadığım için ses etmedim.Beklemeye devam ettim.Herneyse 15 dakika sonunda bizim şöför ağır ağır arabaya bindi kapıyı açtı yolcuları almaya başladı.Boş bir yer bulup oturdum,otobüs hareket etti.Trafikten bahsetmeme ne kadar lüzum var bilmiyorum ama asıl olay bir sonraki duraktan binen bir grup üniversiteye yeni girmiş oldujklarını tahmin ettiğim gençti.Yine tahmini 17-18 yaşlarında olan bu gençlerin binmesiyle otobüsün genel atmosferi bir anda değişti.Volum yükseldi.Tabi şimdi anlıyorsun kanları kaynıyor.Yüksek sesle konuşuyorlar şakalaşıyorlar bir yandan otobüs halkıyla dalga geçiyorlar.Garip bir dili benimsemişler kendi aralarında tek kelimelik cümleler kurup basıyorlar kahkahayı,bir halt da anlamıyorum.Hayır o değil yaşlılık psikolojisi oluyor bunları görünce.Herneyse aldırış etmeyeyim dedim.Ama 5 dakikada çileden çıktım.5 dakika içinde biri arkadaşını bir yolcunun üstüne itti,diğeri böğüre böğüre kahkaha attı.Zaten yorgunum zaten trafikteyim teker teker gelin ulan!Böyle böyle 1 saatte ancak mecidiyeköye geçtik.Ordan sonrası zaten tam bi curcuna.Maça gider gibi metrobüse hücum ediyor millet.Doğal olarak yer bulunmuyor.Neyseki trafiğe takılmıyorsun ama bu seferde yolcu fazlalığında durakta en az 3-4 dakika bekliyor metrobüs.Bir taraftanda yanımda klasik haline gelen bebekli kadınlar bebek zırlıyor benim başım ağrıyor başım ağrıdıkça bebek daha çok zırlıyor.Sırf şu yanıma oturan kadınlar yüzünden annelikten soğudum yemnederim.
İşte böyle böyle kendimi eve zor attım.Ki eve gidene kadar da aslında yine bi çok garipliklerde yaşadım.Herzamanki gibi odama geldiğimde halim kalmamıştı.İştahım bile kapandı.
Böyle böyle geçip gidiyor işte zaman.4. sınıfa geldim ve daha iş hayatına atılamadan yorgunluk bastırdı.Şu şirin köyde bir evim olsun söylemine kendimi kaptırdım yine.
Aaaah aaah ne olacak şu şehirli insanın çilesi?

(Fotoğraf:
http://misslaiho.deviantart.com/)

10 Aralık 2008 Çarşamba

Thievery Corporation[Ow yeaa]

Bu iki inanılmaz adam müzikleriyle beni hergeçen gün büyülüyor.
Edindiğim bilgilere göre ilk defa 1997 yılında Sounds from the Thievery Hi Fi albümleri ile karşımıza çıktılar.Düşük tempolu dub-rock, elektronik chill-out müzikleri tüm dünyada pek çok kişiye ulaştı.Bunu takip eden The Richest Man In Babylon (ki benim en sevdiğim albümdür) ve The Mirror Conspiracy ile yaptıkları müziğin eşsizliğini bir kez daha kanıtlamış oldular ve gönüllerimizde taht kurdular.
Aynı zamanda Shadows Of Ourselves adlı şarkılarının başrollerini Tom Cruz Cameron Diaz ve Penélope Cruz'un paylaştıkları Cameron Crowe imzalı Vanillia Sky filminin soundtrackleri arasında yer aldığını belirteyim.



9 Aralık 2008 Salı

Feels Like Heaven

El yapımı küçük şeylere karşı inanılmaz zaafım var.
Yahu diyorum nasıl oluyor da yapıyorlar şunları.
Bir kaç blogda dolaştım bugün bu ev kadınları çıldırmış olmalı.
O nasıl bir sabırdır nasıl bir beceridir öyle.Fincan altlıklarına
kılıf dikmişler kenarlarınada iğne ve iplikle işleme yapmışlar.
Civcivdi,kediydi,penguendi...
Ya sabır diyorum.
Ben hiçbirzaman yapamayacağım sanırım.

Örneğin az önce şöyle birşey gördüm ve öldüm.
Bu ablamız compact fotograf makinesine elceğizleriyle kılıf yapmış.
Güzel de yapmış.
Bende bir tane istiyorummmm..


http://blog.betzwhite.com/2008/07/etsy-love.html



-----------------------------------------------------------------
-----------------------------------------------------------------
Yılbaşı ağacı mı?

Buda fotoğraf bölümü olarak uğraşıp didinip yaptığımız yılbaşı ağacı.




-----------------------------------------------------------------
-----------------------------------------------------------------

Simple Things are good.













Bunlar da ilginizi çekebilir

Related Posts with Thumbnails